14 Şubat 2016 Pazar

İFTARLIK GAZOZ...İyi Film

Görmek istediğim filmleri vizyona girdiği ilk gün yani cuma günü 11.00 matinesinde seyretmek hep cazip gelmiştir. Eğer o gün sinemaya gitme imkanı bulamazsam araya hafta sonu girer, haftasonunda hayatın neler getireceği hiç belli olmaz. Takibeden hafta vizyona girecek yeni filmler olduğu için eski filmin hiç şansı kalmaz. Bu durumu yaratan şey ise haftada sadece bir film seyretme niyetinde olmam.


İftarlık gazozda da durum aynen böyle oldu. Vizyona girdiği gün sinemaya gidemedim. Takibeden hafta cuma günü Kötü Kedi Şerafettin vizyona gireceği için hakkımı Şero'dan yana kullandım. Bu durumda İftarlık Gazoz gerilerde kaldı. Vizyondan kalkmadan görme isteğim var gibiydi ama bu istek çok da kuvvetli değildi. Günler geçtikçe filmi unutmaya başlamıştım ki; beraber çok film izlediğim, film zevklerimizin uyuştuğu bir arkadaşımdan filmin methiyesini işittim.

Filmin vizyona girdiği 29 Ocak gününden 14 gün sonra filmin 2 nci haftasında sinemanın yolunu tuttum. Başlama saati 11.15 olan matineye yetiştim ama tercihim olan arka sıralarda neredeyse yer kalmayacakmış. İkinci haftanın son günlerinde salonun bu dolu halini görünce, filmi kaçırmadığıma çok sevindim. Zira, her zaman olmasa da seyirci iyi filmin kokusunu alır.


80 ihtilali sonrasında hapishane koşullarının iyileştirilmesi ve işkenceleri protesto etmek için başlatılan ölüm oruçlarının 61. gününde, talepler için ilgili bakanla telefon görüşmesi yapan hapishane müdürünün odasında başlayan film, Muğla'nın Ula kazasında okulların son gününde karne alan ilkokul çocuklarının tütünde çalışan ana babalarının yanına tarlaya koşmalarıyla geriye dönüp, yeniden başlıyor. O çocuklardan biri de elinde takdir belgesiyle koşan Adem'dir. Adem, ailesinin karşı çıkmasına rağmen yaz tatilinde çalışmak için gazozcu Cibar Kemal'e çırak olur.

Memleketi Ula'yı anlatmayı seven Yüksel Aksu'dan bir Ege hikayesi daha. Dondurmam Gaymak'la Ege insanını bize tanıtan yönetmen bu defa 1970 -1980 Türkiye'sinin siyasi hayatını, sağ-sol olarak böldürülüp, birbirlerine kırdırılan üniversite gençliğini ve çocuklarıyla gelecek hayalleri kuran ailelerin düş kırıklığı gibi acılı hikayeleri anlatmak üzere yola çıkmış.


Yönetmen bütün bunları anlatmak için sert bir dil kullanmak yerine Ula'nın insanlarını, usta çırak ilişkisini ve tütün işçilerinin günlük hayatlarını göstererek anlatmayı tercih etmiş. Karne günü tütün işçilerinin çoluk çocuk deniz kenarında bütün gün bütün gece yiyip, içip eğlenmeleri öyle güzeldi ki eminim seyircilerin çoğu iç geçirmiştir. Film, başladığı hapishane sahnesiyle içimize kurt düşürdü ama Ula insanlarının günlük yaşantılarındaki naiflik, iyimserlik ve neşeleri bize de sirayet etti ve yer yer çok güldük.

Çok güldük ama sonunda da ağladık. Ağladık, bu memleket insanının acılarla yoğrulan hayatlarına, bitmeyen kardeş kavgalarına, idealler adına işlenen cinayetlere, ailelerin gelecek hayallerinin yokolmasına, gencecik bedenlerin sönüp, gitmesine. Biraz önce gülen biz değilmişiz gibi gözlerimizden yaşlar yuvarlanmaya başladı. "Dur hele! akma gözyaşım, şimdi ışıklar yanacak" dedim ama dinleyen kim. Seyrettiklerimiz geçmişte kalmadıysa, memleketimde insanlar hala birbirini öldürüyorsa ağlamayıp da ne yapacaktı gözlerim.

Önce yürekler ağlar. Gördüklerine, yaşadıklarına dayanamayan yürek kabarır ve ne zaman nerede nasıl ne şekilde olacağını bilmeden, bildirmeden gözyaşı halinde gözlerimizden dışarıya usul usul akar. Bize gerçek bir hikayeyi anlatmak isterken en son istediğinin seyirciyi ağlatmak olduğunu düşündüğüm Yüksel Aksu'nun filminde bu derece ağlamamızın sebebi, geçmişte yaşananların yaraları henüz sarılmamışken o günleri yaşayanların halen hayatta olduğu o karanlık günlerden hiç ders alınmamış olması... 





LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...