4 Haziran 2014 Çarşamba

LEYLA'NIN EVİ... ZÜLFÜ LİVANELİ...

Her yıl olduğu gibi bu yıl da adetim olduğu üzre, yazlığa giderken yeni kitaplar satın almanın zamanı geldi. Uzun yaz günlerinde, evin serin bir köşesinde dinlenmeye çekildiğim saatlerde kitap okumak en sevdiğim şey. Eski yıllarda, deniz kenarında kumda okumak için kitap seçerdim. Böyle olunca, az sayfalı, eğlenceli veya en azından beni derin düşüncelere sevketmeyecek kitaplara yönelirdim. O günlerden kalma abuk-sabuk bir kaç kitap hâlâ durur.


Bu yıl, bildiğim tanıdığım yazarlardan seçtiğim kitapların yanısıra kalemini hiç bilmediğim ama merak ettiğim yabancı birkaç yazarı da listeme ekledim. Eskiden yazlığa göç hazırlığından fırsat bulamadığım için son güne kaldığı olurdu bu kitap alış verişlerimin. Ama artık öylemi ya! Evimde, bilgisayarımın başında kitaplarımı seçtim, sepete attım ve siparişimi verdim. İki gün sonra kitap paketi elimdeydi.

Ne büyük bir zevktir! Buram buram kağıt ve mürekkep kokuları içindeki paketi sabırsızlıkla açtım. Yepyeni karton kapaklarını ellerimle okşayarak rastgele açtığım sahifelerinden bir kaç cümleyi kaçamak bakışlarla hırsızlama okumaya çalıştım. Kendime ve kitaplara saygımdan dolayı oradan-buradan okumayı bırakıp, kitapları kaldırıyordum ki, içlerinden birini hemen okumak istediğimi hissettim. O kitapta ne ile karşılaşıp, kimlerle tanışacağımın merakı ve heyecanı sarmıştı içimi.


Zülfü Livaneli'nin Leyla'nın Evi adlı romanını zaten uzun zamandır merak ediyordum. Ayrıca, tiyatro oyunu olarak da başarılı olduğunu gazetede okuyunca bu kitabı almak şart olmuştu. Böylesine merak edince, olanlar oldu ve uzun yaz günlerini beklemeye sabredemedim. Kurak geçen kışın ardından geç gelen ama bol ve şiddetli yağan yağmurlarda eve kapanınca Leyla'nın Evi'ni okumak iyi geldi. Bahar aylarında olduğumuzu unutturacak kadar kasvetli olan hava melankoliye aşina ruhumu etkilemişti.

Hüzün çökmüş yüreğimle okumaya başladığım kitap, beni büsbütün bir hüzün denizinin içine garketti ama konusu itibariyle tam benim için benim meraklarımı gidermek için yazılmış gibiydi. Roman, hem bu günkü, hem Osmanlının son dönemlerinde İngilizlerin işgali altındaki İstanbul'u, boğazda yalıda yaşayan bir paşa ailesinin dramını anlatıyordu ki; okuyup da hüzün denizlerine dalmamak mümkün değildi.


Livaneli'nin gazete yazılarından da tanıdığım kadarıyla, bence yazarın en önemli özelliği edebe, adaba çok önem vermesi. Bu özelliğini bu kitapta ziyadesiyle görüyoruz. Romanda kahramanları vasıtasıyla şehir yaşamına ait olması gereken adaptan, adabı muaşeret kurallarından bahisle, bilhassa Ankara'ya hatta Meclise kadar giren Anadolu insanının köylülük hallerini tahminimce kendi gözlemlerine dayanarak ve büyük bir esefle anlatmasına bakılırsa da bu durumdan çok büyük bir rahatsızlık duyduğu aşikar.

Leyla'nın Evi, kapak fotoğrafı ile de çok beğendiğim güzel bir kitap. Yakın tarihimize meraklı iseniz. İstanbul'un dünü ve bugünü ile insanların bünyesinde kapanmayan yaralar açan mubadil göçmenlerine ait az da olsa verilen bilgiler ilginizi çekiyorsa bu kitabı okumak isteyeceksiniz.

Belki de siz bu kitabı çoktan okumuştunuz bile, değil mi?



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...