6 Ekim 2018 Cumartesi

KEŞİŞİN ON GÜNÜ...Muammer Yüksel...

Yazarını tanımadığım, sırf ismindeki "keşiş" kelimesi için seçip, sepete attığım kitabı elime aldığımda inşallah vaktimi boşa harcatmaz diye içimden geçirmiştim. Kitabın ismine ve kapak fotoğrafına bakınca dünya üzerinde yaşanmış çok eski zamanlara ait bir şeyler okuyacağımı tahmin ediyordum. Ödüllü veya çok satanlar listesinden seçtiğim kitapları okumak için acele ederim ama bu kez seçim farklı olduğu için yazlığa getirdiğim kitabıma başlamak için eve yerleşmeyi bekledim. Köyden gelen taze süt ile pişirdiğim sütlü kahve eşliğinde okumak üzere kitabımla balkona çıkarken düşüncelerim bunlardı.


Yazarın ilk kitabı olarak Haziran/2002 de birinci baskısı yapılan romanın ilk sayfasında yer alan kısa bir öz geçmişten öğrendiğimize göre yazarımız bir doktor, hem de cerrah. 1959 yılında Urfa'da doğan yazar ilk, orta ve lise eğitimini Ankara'da tamamladıktan sonra Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1984 yılında mezun olmuş. Uzmanlık alanı olarak Beyin Cerrahi'sini seçen Muammer Yüksel, halen beyin cerrahi uzmanı olarak görev yapmaktadır. Tıp aleminde bir espri vardır, bilirsiniz. "Tıbbiyeden her şey çıkar, ara sıra da doktor çıkar" derler. Yazarımız da bu sözü doğrular şekilde doktorluğunun yanısıra bir çok kitabın yazarı olarak edebiyat dünyasında yerini çoktan almış.

Kitabın ilk sayfasından sonra çoğu kitapta görmeye alıştığımız ön söz okumayı beklerken şiir tadında kısa bir giriş yazısı ile karşılaşıyoruz. Yazar, "Anlatılan hiçbir şey gerçek değildir, yalanlar söyler dilimiz, haykırır." diye başlayan bir kaç satırla, romanı hakkında okuyucuya ipucu vermek arzusunda. Bunu kitabı okuyup, bitirdikten sonra anlayabiliyorsunuz veyahut benim için öyle oldu diyelim. Tüm endişelerime rağmen çok rahat okunan bir kitaptı. Yazarın dili yalın ve gerçekten çok akıcı.

Kitap, balıkçılıkla ailesini geçindiren baba Rheskia'nın kıtlık günlerinde 12 yaşındaki oğlu Kherae ile birlikte ulu tanrı Shirk adına inşa edilmiş tapınağa rahiplerden yardım dilenmek için gitmesiyle başlıyor. Roman ilerledikçe, küçük Kherae'yi tapınaktaki diğer müritler ile beraber Ulu Efendi Rahip'in öğrencisi olarak görüyoruz. Tapınak dışında bir de İmparatorluk şehri Âli Kent var. Tapınağın Ulu efendisi için dünyadaki yaşamın sürmesi ve çeşitli acı ve belalardan kurtulmak için Tanrı'ya belirli zamanlarda kurbanlar sunulması temel değerdir. Âli Kent'de başgösteren kıtlık nedeniyle yönetimde aciz kalan İmparator'a Tanrı'ya bir bakire kurban edilmesi gerektiğini kabul ettirir ve bunun için ordunun bakire getirmek üzere başka bir ülkeye savaş açmasını sağlar.

Yazar, romanda bahsi geçen yerler ve zaman hakkında somut bilgiler vermiyor. Bununla, yazdıklarının dünyanın her yerinde ve her zaman dilimi için geçerli olduğunu, insanlığın kadim tarihinde yaşandığına ve hatta gelecekte de yaşanacağına inandığını gösteriyor. Okurken ve hatta okuyup, bitirdikten sonra bile düşündürmeye devam eden bu kitabı ben beğendim ve meraklısı için tavsiye ederim.

Okumak iyidir...




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...