12 Temmuz 2016 Salı

PUSLU KITALAR ATLASI...İhsan Oktay Anar

Geçen yıl galiba kış sonuydu, gazetemde ilgimi çeken bir haber aynen şöyle başlıyordu. "İhsan Oktay Anar'ın unutulmayan ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası, bu kez usta çizer İlban Ertem'in masalsı çizgileriyle çizgi roman olarak karşımızda." Haber baştan sona benim için çok bilinmeyenli bir denklemdi adeta. Kitaplarla aram hiçbir zaman kötü olmadı. Kitaplara olan ilgim bazı yıllar azalmış olabilir ama genel duruma bakarsak kitap satın almayı severim, aldığım kitapları hemen olmasa da mutlaka okurum, gazetemin kitap ekini çoğu zaman merakla incelerim, kitap kurdu olmasam da kendimi bir kitap sever olarak tanıtabilirim.


Gel gör ki! durum hiç de öyle değilmiş. Memleketimde aynı zamanda Felsefe Hocası olan İhsan Oktay Anar diye bir yazar varmış, üstüne bir de unutulmayan kitabı Puslu Kıtalar Atlası. Anar'ın ilk kitabı olan ve ilk baskısı 1995 yılında yayımlanan kitaptan haberim olmadığı gibi daha sonra kitaplar yazmaya, yayımlamaya devam eden yazar hakkında da en ufak bir bilgim yoktu. Haberde konusu geçen çizgi roman olayı ise o da ayrı bir fasıl. Çizgi Roman'la alakam ilkokul yıllarında okuduğum Tom Miks, Teksas ve benzeri kitaplardan ve gazetelerdeki günlük çizgi bant yayınlardan öteye geçmezdi.

Hal böyle iken, Puslu Kıtalar Atlası'nı çizgi roman olarak çizen İlban Ertem hakkında "masalsı çizgiler" tanımlamasından etkilenerek çizgi romanı alıp, okumak istedim. Ancak, burada da "aslına sadakat" duygularım ağır bastı ve evvela asıl kitabı aldım. Aylarca kitaplığımın rafında bekleyen Puslu Kıtalar Atlası'nı nihayet boş bir günümde başladım okumaya. Daha doğrusu başlayamadım. Başka bir değerli yazar Hulki Aktunç'un kaleme aldığı Önsöz yazısını okumam lazımdı. Önsöz yazıları çoğu zaman uzun ve sıkıcı olur ama bu sefer tamamen farklı bir önsöz yazısıyla karşılaştım. Hem kitabı hem de yazarını tanıtmak bakımından çok yararlı, sıkmayan, kısa tutulmuş bir yazıydı.

Ancak, kitaba girişte önsözden de önce bazı dizeler vardı ki; kitaba hiç başlamasam mı acaba dedirten cinsten;
                
                                            "Boşluğun üzerine kuzeyi yayar. 
                                              Ve hiçliğin üzerine dünyayı asar."

Kutsal Kitaptan ayetler olduğu anlaşılan dizeler ve önsöz yazısını da okuduktan sonra sıra kitabı okumaya geldi. Kitap şöyle başlıyordu; "Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih'ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Kostantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı." 

Kitabın ilk paragrafının ilk cümlesinde anlamıştım bu kitabı okumak kolay olmayacak. Çoğu kelimeyi biliyordum, anlıyordum ama ben bu kelimelerle hiç konuşmamıştım. Hiç konuşmadığım ama bildiğim bir dilde kitap okumak başlı başına bir maceraya atılmak gibiydi. Kitap, ilk cümleden itibaren çok şey vadediyordu ve kitabı okumak için boş bir günümü seçmekle isabet etmiştim. Gerçi, kitabı başladığım gün bitiremedim ama elimden de zor bıraktım. Bazı kitaplar, okunması kolay diye methedilir ve aynı gün okunup, bitirilir. Halbuki, edebi değeri olan bir kitabı hiçbir kitap sever okuyup, bitirmek istemez. Aksine, geri dönüşler yapıp, okuduğu yerleri tekrar ederek yani sindire sindire okur.

Ne kadar sindirerek okusam da yakın zamanda tekrar okumayı düşündüğüm Puslu Kıtalar Atlası hakkındaki bir düşüncem de yazarın böyle bir kitap yazabilmesi için yeryüzünde bu güne kadar yazılmış ne kadar tarih kitabı, ne kadar kutsal kitap, ne kadar efsaneler ve mitoloji kitapları varsa hatta falnameler ve hatta yıldıznameleri bile okumuş olduğunu düşünüyorum. Kitapta olayların yaşandığı tarihi mekanlar ve insanların hal ve davranışları ile kostümleri öyle gerçekçi anlatılmış ki, kitabı okurken bir yandan da zihnimde filmini izliyordum.

Ey okuyucu! uzun lafın kısası ben bu kitabı çok sevdim. Ümidediyorum ki; siz benim kadar geç kalmamış, okumuşsunuzdur.

Daha nice iyi kitaplar okumak dileğiyle...